Cuma, Nisan 27, 2012

Kitaplar / İçimdeki Kalabalık

 "Bütün çer çöpü süpürdüm yerden. Kalan derdi tasayı süpürmeye başladım arkasından. Ne zamandır aradığım küpe koltuğun altındaymış! Toz yumağıyla birlikte neredeyse atacaktım. Üfleyip hemen kulağıma taktım. Köşe bucağı iyice sildim. Baktım yetmedi, biraz daha süpürdüm. Cam parçaları, ekmek kırıntıları, kalp kırıkları, ölü böcekler, yalan dolan, yanmış kibrit çöpleri, katılaşmış gözyaşları doldu da doldu el kadar faraşa. Temizlik güzel şey! Camı açtım, hepsini hop diye dışarı atıverdim. Alt kattaki komşu çığlığı bastı. Çarşafları yeni yıkamışmış da, yeni asmışmış da, ne terbiyesizmişim de... Temizlik kovasındaki boz bulanık suyu da boca ediverdim çarşaflarının üzerine. Şimdi bağırsın bakalım.


Sonra koltukların üzerindeki kılıfları çıkardım.Aman ne pislik ne pislik! Bu taraf renkli, çirkin şeylerin üzerinde oturmaktan koltukların gerçek desenini unutmuşum. Salonda da allar güller varmış meğer. Kılıfları çıkardıkça altından yemek artıkları, bozuk paralar, kayıp televizyon kumandası, bir de yavru kedi çıktı. Kedi fırladığı gibi balkona kaçtı. Adını ne koysam diye düşünürken kapı çaldı.

Kapıcı gelmiş. Komşu kadın benden şikayetçiymiş, karakola gidecekmiş. "Gitsin," dedim. "Dönerken de bana tuz ruhu ve amonyak alsın." Parayı avcuna sıkıştırdığım gibi kapattım kapıyı. Başıma sardığım eşarbı iyice sıktım, temizliğe döndüm. Kapakları çok zamandır açılmamış dolapları, büfeleri indirmeye başladım bir bir. Çeyizimden kalma porselen yemek takımının yetmiş iki parçadan on altı parçaya nasıl düştüğünü, aradan geçen yıl başına düşen kırık tabak-çanak ortalamasını kafamdan hesaplamaya çalışırken, sokaktan geçen eskicinin sesini duydum. Kalan on altı parçayla balkona çıktım. Eskiciye "Bunları da al!" diye avazım çıktığı kadar bağırdıktan sonra bir kerede bırakıverdim hepsini aşağıya. Tek tek çok vakit alacaktı. Kedi kopan şangırtıdan korktu, tekrar salona kaçtı. Adını 'Ürkek' mi koysaydım?

Büfedeki kristal bardak takımı kayınvalidemin hediyesiydi. Neymiş, her evde beyaz şarap bardağı, kırmı şarap bardağı, su bardağı, viski bardağı, rakı bardağı, şampanya bardağı, likör bardağından oluşan -bardak ortak parantezine alınabilecek- bir hazine mutlaka bulunmalıydı. Bu cam israfı ve üzerlerindeki iç kıyıcı desenler, baktıkça sinirime dokunmaya başladı.  Zaten yılların tozu onlara yeni şekiller vermiş, birbirlerinden ayırdedilmez olmuşlardı. Şimdi aniden bir misafir gelse, illâ viski içeceğim diye tuttursa uygun bardağı nasıl bulacaktım? Şu yanmış tencereye benzeyen miydi, yoksa çocuklara oynasınlar diye verdiğim tüylü hayvan gibi görünen mi? Ayrıca böyle bir hazine büfede el değmeden yatarken komşular neden hep çay içmek istiyorlardı? O hışımla elime geçen ilk bardağı duvara fırlattım. Vahit’in gençliğini andıran toz yumağı, önce ince boyunlu bir şampanya kadehine dönüştü, sonra da bin parçaya bölünerek salona dağıldı. Temizlemekten daha kolaydı bu. Bardakları duvara fırlatmaya, fırlattıkça neşelenmeye başladım. İlk defa gün yüzü gören bardaklar mutlulukla etrafa saçıldı. Artık bu parçalardan kim ne bardağı istiyorsa yapsın! Hızımı alamadım, pasta takımıyla devam ettim. Bu da yengemin işiydi, kim pasta yerken arka planda koyun kuzu görmek ister ki? Koyunlar da -hepsini kurt kapmadan- salondaki çayıra çığlık çığlığa yayılıverdiler. Yengemin ‘Vahit evlen-meee’ dediğini duyar gibi oldum. 

Bu çıngıraklı senfoniye kendimi kaptırmışım, kapının çaldığını zor duydum. Koştum açtım, kapıcı elinde siparişlerimle bekliyordu. Poşeti bana uzatırken omzumun üzerinden içeri bakmaya çalıştı. Ona -sanırım- bir kırmızı şarap kadehi uzattım ve “şerefe” diyerek ayağımla kapıyı kapatıverdim. Kedi o ara ağzında terliğimin tekiyle mutfağa geçti. Adı ‘Hırsız’ olsa daha mı iyi olurdu acaba? 

Tuz ruhunun kapağını açınca salona yoğun bir hijyen kokusu yayıldı. Mutlulukla içime çektim. Gerçekten temizlik gibisi yok. Plastik şişeyi ortasından sıkarak içindekini perdelere, duvarlara fışkırtmaya başladım. Kuvvetli sıvı, değdiği kumaşlarda öldürücü izler bırakarak yayılıyor, bütün mikropları yok ediyordu. Perdelerin yeni deseni hoşuma gitti. Koltuklarda da denedim. Böylece salonun dekorasyonunda özgün bir ahenk yakaladım. Keskin amonyakla desteklediğim bu yaylım ateşi, az sonra salonda bakteri, mayt, gözle görünmeyen partikül, pislik, toz, yalnızlık, sinir, kavga ne varsa silip süpürmüştü. Ölüp ölüp perdelerden dökülen yarasalar, unutulmuş sözler, örümcekler, durmuş saatler, pervaneler, midemi bulandırsa da zaferim karşısında büyük bir sevinç duydum... 

Neşeyle salonun yeni hâline bakarken bu sefer de halıyı farkettim. Vahit’in kahve fincanını fırlattığı yerdeki koyu renkli daire, yanık izleri ve kurumuş kan lekeleriyle iyice genişlemişti. Bu modern sanat eserine daha fazla dayanamayacaktım. Banyodan getirdiğim ekstra güçlü çamaşır suyuyla önce lekenin etrafına bir çember çizdim. Sonra çemberi eşit geometrik parçalara ayıran çizgiler döktüm itinayla. Var gücümle fırçaladım halıyı. Parmaklarım acıdan neredeyse hissizleşti. Boğumları yarılıp kanamaya başlayana kadar devam ettim. Uzaklaşıp baktığımda gördüklerimden memnun kaldım; leke solmuştu. Şimdi salonun orta yerinde, mum yakıp satan ayini düzenleyebileceğim ozondan bir pentagram kalmıştı sadece. Aklıma kedi geldi. Adını ‘Lucifer’ mı koysaydım? 

Halıyla işim bitince gözüm parkelere takıldı. Eski ahşap döşemenin altında ne pislikler vardı kim bilir. Sistre cilâ vakti çoktan gelmişti. Altındaki onca yapıştırıcı, toz, toprak aklıma gelince baygınlık geçirir gibi oldum. Ne yapsam temizleyemiyordum bu salonu. Alet kutusundan bir keski alıp ahşap dikdörtgen parçaları yerinden sökmeye başladım. Bu zannettiğimden daha da zordu. Tam birini yerinden çıkardım diye sevinirken geçmeli olduğu öbür parçaya takılıyor, bu sefer onunla uğraşmaya başlamam gerekiyordu. Altından neler çıkmıyordu ki; toza bulanmış paslı çiviler, irili ufaklı taşlar, ölü akrepler, yılanlar, hamamböcekleri, düş kırıklıkları, meyva koçanları, karabasanlar, salonun ortasında bir ucube yığını gibi yükseliyordu. Söktüğüm her parke peşinde çuvallarca süprüntü sürükleyerek cehennemden geliyordu sanki. Kıyıdan köşeden fırlayan şeyler, söktükçe çoğalıyor, çoğaldıkça eziyordu beni. Başa çıkamıyordum bir türlü. Ağlamaya başladım. 

Vahit işten döndüğünde hâlâ salonun ortasında oturmuş ağlıyordum. Dehşetle bana baktı, “Ayten sen n’aptın?” dedi. 
“Temizlik” diye yanıtladım burnumu çekerek. 
“Vahit küpemi buldum bak!” 
“Burada bir kedi var farkında mısın?” 
“Evet, adı ‘Ozon’. Gel pisi pisi...” "



Kısa Kısa

  • Bu yazdığım, Gamze Güller'in "Gel Pisi Pisi" öyküsüdür. Gamze Güller, 1970 Ankara doğumlu İTÜ Mimarlık Fakültesi mezunu bir kadın. Yanılmıyorsam basılan tek kitabı bu öykünün de olduğu "İçimdeki Kalabalık"

  • Şu sıralar öykü okumayı seviyorum. Öykü en fazla 10 dakikada okunup bitirilecek ve o 10 dakikada sizi farklı bir yere götürecek yazıdır. Usta bir öykücünün kitabını okurken bir de öykücülüğü büyüklerin "yapma demiyorum, hobi olarak yine yap" tavsiyelerine uymuş olan birinden göreyim diyerek biraz da tesadüfi olarak Gamze Güller'le karşılaştım. Bu kitapta tek bir yazım hatası, yanlış cümle bulamadım. Gamze Güller'in sözcük ustalığından mıdır yoksa yayınevinin harika bir düzeltmeni mi vardır bilemem. Gamze Güller dili iyi kullanıyor. Cahit Sıtkı'nın öykülerini anımsattı bana, her cümleden farklı bir çağrışım,  her birinde farklı bir sanat.



  • Öykü kadar sevdiğim -hatta belki daha fazla bile sevdiğim- denemedir. Uzun süredir Salah Birsel'den bahsetmek istiyorum blogda.








  • Hemingway'in 6 kelimelik kısa öyküsünü bilmeyen yoktur herhalde: "For sale: Baby shoes, never worn." Hatta geçenlerde böyle bir şey okudum. Twitter'ı çok fazla eleştiriyoruz ama, bakın işte kısa öykü yazma merakı önceden de varmış diyor yazı. Haklı!

  • Dil Derneği'nin bir öykü yarışmasında birinci olan şu öyküyü de çok beğendim: Çentik


Aa şu da vardı bu da vardı derken çok dağınık bir yazı oldu. Yine de... Görüşürüz!

3 yorum:

  1. Merhaba,
    Yazınızı internette dolaşırken tesadüfen gördüm ve çok sevindim. Biz adı duyulmamış öykücüler o kadar az kişiye ulaşabiliyoruz ki, fark edildiğimizi görünce gerçekten mutlu oluyoruz. "İçimdeki Kalabalık" ilk kitabımdı. Ve geçen hafta yeni öykü kitabım "Beşinci Köşe" yayımlandı. Umarım bundan da ilki kadar hoşlanırsınız. Dille ilgili güzel sözleriniz için ayrıca teşekkür ederim. Dili önemsiyorum ve yazan/yazmaya çalışan herkesin önemsemesi gerektiğini düşünüyorum. Bu dikkat ve özenin fark edilmesi benim için en büyük hediye.
    Paylaşımınız için yeniden teşekkür ederim.İzninizle ben de bunu kendi facebook sayfamda paylaşıyorum.
    Blogunuz çok başarılı, izleyeceğim.
    Başarılar dilerim,
    Gamze Güller

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gamze Güller, güzel yorumunuzun benim için ne kadar önemli olduğunu ve beni ne kadar mutlu ettiğini anlatamam.
      Çok teşekkür ederim.

      Sil
    2. Gamze Güller , senin anlatım dilini çok seviyorum. Hikayelerin çok bizden çok samimi. Kurduğun her cümle çok güzel. Bir yazar hem bu kadar güzel hem de edebi nasıl anlatır hem de sıkmaz...

      Sil